English version is here

27.10.09

Acayip bir ikilem...

Benim bilmediğim "Türkler" diye dünya üzerinde insanlıktan ayrı değer yargılarına sahip olması gereken canlılar mı var?

21. yüzyıldayız, hepimiz az çok insanlık ve felsefe tarihi okumuş insanlarız. İnsanoğlunun en temel niteliklerini ve İnsan Hakları Sözleşmesi'nden kaynaklanan hakları ne hakla ve ne şekilde Türklere layık görülmez anlamıyorum.

Evet "insan" bencil bir varlıktır. İnsan yaşamını bireysel mutluluğa erişmek için inşa eder. JFK'in düşüncesi ancak sıradışı koşullarda geçerlidir. Yaklaşık 2600 yıllık yazılı tarihi inkar edemezsiniz. Kimse kendi çıkarlarıyla çatıştığında normal koşullarda vatanı için hizmet falan vermez. Vermesini beklemek safdillik ve riyakarlıktır. Sonra adama sorarlar ülken sana ne verdi diye; hem de bu kadar kibar olmazlar bunu sorarken!

İkincisi, söz hakkı bir temel insan hakkıdır. Kimse "milletine ne hizmet ettin ki ülkeni eleştiriyorsun" falan diyemez. Çünkü kendi görüşüne göre gördüklerini eleştirmek HERKESİN hakkıdır, dersen de sana "faşist" derler ve sapına kadar da haklı olurlar!

Üçüncüsü, 21. yüzyılda yurtdışında yaşayanlara nasılsa döneceksiniz kürkçü dükkanına falan demek aba altından sopa göstermektir ve hem utanç kaynağı hem de çağdışı bir bağnazlıktır. Dünya'nın bu denli küçüldüğü, bir malın hangi ülke tarafından üretildiğinin bile belli olmadığı bir sosyolojide, bir insana bir ülkede yaşama zorunluluğu hissettirilmesi en kibar deyimle haksızlıktır. "Ben döndüm hepiniz döneceksiniz" kıskançlığının bir yansıması, ve baskıcı eğitim sisteminin bir sonucudur.

Eğer bir "yabancı", Hristiyan yoğun bir ülkede eğer Hristiyan aleminin yaşayan (bazılarınca) en yüce varlığına suikast düzenleyen bir ülkeden geliyorsa, ve hiçbirşey olmamış gibi hayatına devam etmeyi bekliyorsa bunun adı kendini kandırmaktır. 1960'lı yıllarda Makarios idrarını kuburun dışına taşırdı diye binlerce rum vatandaşını ülkeden sürmüş bir ülkenin vatandaşıysa hele bu kendini kandırmayı geçer, "hep bana, hep bana" ve "herkes yanlış bir ben doğruyum" oryantalliğine uzanır. Tüm ülkelerin gözü Türkiye'nin üzerinde ve herkes Türkiye'den birşeyler istiyor! Kendinizi kandırmayın beyler, İmparatorluk günleri geride kaldı. CIA'in Türkiye masası 5 kişiden oluşuyor. Dağılmadan önce Çekoslavakya masası bile Çekoslavakyalılaştıramadıkları 20 kişiden oluşuyordu. Ayrıca çalışıldı bir servet üretildi de (bkz. 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya'sı) birileri savaş (fiziki veya ekonomik ve hatta siyasi) yoluyla bu serveti elinizden mi aldı?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda yazdığı şekilde bir sosyal devlet olsa gerektir. Ve sosyal devletlerde, idari yapı vatandaşına gelişmesi için hizmet vermekle, vatandaş da 'sosyal kontrat' gereği vergi ödemekle mükelleftir. O kadar! Devletin işidir hekimleri okutmak. Tekke mantığıyla sonra kul edinemez sosyal devlet vatandaşını. O da gider ister Türkiye'de ister A.B.D.'de isterse Kuzey Kore Halk Cumhuriyeti'nde yaşar ve vergisini öder. Orada yaşayan Türklere Amerikalılar Türkiye'ye giderken "hop birader, biz sana burda bunca yıl know how öğrettik, önce gel bi bizim toplama kamplarında bir çalış bi on yıl kadar falan sonra gidersin" dediler mi? Demediler! Dönenler de bal gibi, hem mesleki hem de kişisel know how birikiminizi aldılar, bir güzel Türkiye'ye döndüler ve orada bunu refah ve mutluluğa çevirdiler. Kimsenin de buna diyecek birşeyi olamadı, olamazdı da....

Dünya'da hiçbir ülkenin veya bir ülke vatandaşlarının üstünlük veya aşağılık iddiaları olamaz. Olması insan doğasına ve insanlığın kazanımlarına terstir. Eğer bu gözlemleniyorsa, başka etkenlerin, komplekslerin, şartlanmaların, baskıların eseridir bu ve kişinin düşünsel değerini azaltmaktan başka amaca hizmet etmez.
Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum

8.10.09

Yaz Bitti!

Her yıl olduğu gibi, bloga bu yaz da ara verdik. Tabii dünya durmadı, Türkiye'de gündem hiç durmadı. Hükümetin giderek popüleritesini yitirmesi, ekonomik krizin derinleşmesi ve demokratikleşme "açılımları" gündemi sonbahara taşırken Türkiye'nin komşudan alması gereken örnekler çoğaldı.
Yunanistan'da Karamanlis hükümeti, skandallar, ekonomik kriz, yangınlar derken aniden erken seçime gitme kararı aldı ve 4 Ekim'de hükümetten düştü. Pasok uzun bir aradan sonra Giorgos Papandreu önderliğinde iktidara döndü. Yunanistan aslında bu seçimlerle Avrupa'nın ne kadar önemli bir parçası olduğunu da kanıtlamış oldu. Batı değerleri zaman zaman geleneğin tuzağına düşse de komşuda gidişin önemli bir faktörü olmaya devam ediyor. Umudumuz Papandreu iktidarının krizle beraber düşen güveni onarması ve turizm başta olmak üzere atardamarı oluşturan sektörleri politikalarıyla desteklemesi. Bu arada seçimlerle ilgili önemli bir not da seçmenin bu seçimlerde giderek artan oy dağılmasına ve ilgisizliğe bir son verip ipleri eline almak konusunda istekli görünmesi. Partiler bazında oy artışının sadece PASOK, LAOS ve Ekolojist Parti'de görülmesi, irili ufaklı diğer tüm partilerin seçimden oy kaybıyla çıkması bunun bir göstergesi.
Suyun bu yanında ise aslında değişen pek afzla birşey yok. Lafla peynir gemisi yürümekte. Yaz başındaki gündeme yeni maddeler eklenmekle birlikte, bunlar da önceki konular gibi sığ, pratiği olmayan laf ola beri gele maddeler. Krizin derinleşmesine, genç işsizlik oranının %30'a dayanmasına karşın ekonomi cephesinde yeni bir şey yok. Yaz boyu sürdürülen otomotiv ve bilişim sektörlerine özgü peşin vergi indirimleri de Ekim başında sona erdiğinden tüketici hareketi yine bir kış uykusuna yatacak gibi görünüyor.
Ama ben bloguma dönmekten ötürü mutluyum. Umarım bu kış bol bol sohbet etme fırsatımız olur. Görüş ve eleştirilerinizi beklerken tekrar hoş bulduk diyorum...
Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum