English version is here

10.6.09

Şeytan Ayrıntıda Gizli

Son yüzyılın ikinci büyük krizi yaşanıyor Dünya'da. İşsizlik heryerde dizboyu. Avrupa Topluluğu ve A.B.D. Türkiye'den duymadım, görmedim, demedim demeyi bırakıp gerçeğe dönmesini talep ediyor habire. Hırsızlıklar, skandallar devletin her kolunu sarmış. Dokunulmazlıklar 24 saatliğine kalsa neredeyse mecliste kimse kalmayacak. Hukuksuzluk kabul edilmiş, ne kadar hukuk lazım bize tartışılıyor. Yani Türkiye yüz yıl önce neredeyse orada.
Gündemde ne var? Sen bana sen diyemezsin! Benim partime Ak demeyen şerefsizdir! Ve bu tartışma deliler gibi sürerken siyasi liderlerin yüzüne bakıyorum, heyecanlılar! Gerçekten tartışıyorlar neden birbirlerine sen demeleri gerektiğini veya gerekmediğini. Benzetmek istemiyorum ama tımarhanedeki delilere, delilere hakaret olacak, ama kendini Napolyon sanan deli gibi ciddiler. Ve milletin seçer gibi yaptığı yüzlerce vekilden biri de itiraz etmiyor. Tamam gelecekleri bu şahısların iki dudağı arasında. Ama bir tek allahın kulu çıkıp da nedir bu gündemin rezilliği demez mi yahu?
Köşe yazarları da onlardan beter. İzmir tartışıyorlar. İzmirli şöyleymiş de böyle değilmiş. Hangi İzmirli? İzmirliler ya mezarda, ya Amerika'da, ya İstanbul'da, birazı Marsiya'da, birazı da Yunanistan'da arkadaşlar. İzmir 1922'den beri kavrulmakta. Ne nefretmiş ama. 100 yıldır geçmek bilmiyor.
Sadece kendinin dinleyeceği operalar bestelemekle batılı olunmuyor. Batılı olabilmenin ilk şartlarından biri özeleştiri yapıp yola uygar bir biçimde çıkmaktır. Ama bunu öğrenmek için daha yüz yılınız var. Çünkü daha 1923'ü yaşıyorsunuz.

Etiketler: , ,

Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum

25.5.09

Ateşle Oyun

Periler kulağına fısıldamış olmalı. Veya, kendi de bunu tercih eder sanırım, rüyasında tanrının sesini duymuştur. Sayın Başbakan birdenbire yaklaşık yüz yıldır süren Anadolu'nun etnik azınlıklardan temizlenmesi operasyonunu hatırlayarak pişmanlık ifade etti. Daha birkaç ay önce "ya sev ya terket" demişken, kabine üyelerinden biri daha günler önce "ulus devlet için bu temizlik gerekliydi" demişken, ciddiyetinden kuşku duymak doğaldır. Ne büyük çelişki bu oysa... Türkiye politika sahnesine ilk çıkışından beri Türkiye'de kalmış bir avuç azınlık, demokrasi ve inançlarla ilgili özgürlüklerin artacağı konusundaki sözlerine güvenerek AKP'yi desteklediler. Ancak AKP'nin demokrasi anlayışı sadece aşırı dinciler için geçerliydi. Devletin Kürtler, diğer azınlıklar ve laikliğe inanan kesim üzerindeki baskısı AKP yönetimi altında daha da arttı. Radikal islamcılar ve faşistler Hristiyan din adamlarını katletmeye, İncil basan yayınevi yöneticilerini hunharca öldürmeye, aşkol alanları tehdit etmeye ve "uygunsuz" giyinen genç kızları tahkir etmeye başladılar.
Başbakan, "yıllarca farklı etnisiteye mensup olanları ükleden attık, ne kazandık? Bu gerçekten de faşizan bir davranıştı. Biz de zaman zaman aynı hataya düştük. Fakat aklıselimle düşünüldüğünde ne büyük bir yanlış yaptığımız ortaya çıkıyor" diyor. Yüz yıldır süren Anadolu'dan Rumları, Ermenileri, Süryanileri ve diğer birçok azınlığı (ki Cumhuriyet öncesinde bu azınlıklar birçok yerde çoğunluktular) temizleme kampanyası... Otuz yıldır birçok Kürt aileyi, köyü sürme çabası, yüzbinlerce insanı yurdundan etme kavgası, kendi vatandaşına karşı ilan edilen bir seferberlik. Şimdi faşizan mı oldu?
Demokrasi geleneğinde faşizm cezalandırılır. Sayın Başbakan'a sormak isterim; bu cezayı kim çekecek?

Etiketler: , , , , ,

Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum

18.5.09

Çelişki/1

Bugün Türk toplumunun karşı karşıya kaldığı sorunların en önemlilerinden biri, dokuzyüz yıldır Türk egemenliği altında yaşayan toplumların öz-algılama sorunudur. Zaman içinde topluluğun yapısı ve sosyal gereksinimleri tamamiyle değişmiş olsa da, bu ve buna benzer bazı sorunlar geçen zamanın getirdiği tüm değişikliklere karşı koyabilmişlerdir. Bu sorunun kökleri, Prof. Mardin'in sembolist birtakım açıklamalarının dışında, belki de biraz aşağılayıcı olan savları yüzünden birçok Türk ve uluslararası bilim adamları tarafından ihmal edilmiş ve hemen hemen hiç araştırılmamıştır. Bu savlar temel olarak Osmanlı ve Türkiye devletlerinin halklarının (tebalarının) temel bir kişilik geliştirmesini engellemiş olduğunu ve bireylerin kendilerini tanımın koşullarına ve zamanına bağlı olarak değişen bir düşmana karşı tanımladıklarını varsayar. Birçok primitif toplumda bu özellikler görülmektedir. Ancak sosyal merdivenin basamaklarını tırmandıkça bu toplumlar, ortak dil, hisler bütünü, kültür vs.nin gelişmesi ile birlikte kendilerini bağımsız olarak tanımlamakta ve düşmanlarını buna göre tanımlamaktadırlar.

Geleneksel olarak, batıya göç ettikleri ve bugün erişebildiğimiz yazılı belgelerden bu yana Türk toplumu otokratik bir toplumdur. Hiçbir zaman geleneksel bir sınıf toplumu olmamış ve batılı anlamda feodal ilişkiler bu toplumda kurulmamıştır. Toplumun çekirdeğini ailenin babası, en büyük birimi ise bir "bey" yönetmiştir. Bu yüzden aileler veya şehirler arasındaki bağ kültürel bağlardan oluşan bir sistem değil prtak bir amaç etrafında birleşmek olarak oluşnuştur. Bu ortak amaç ise çok pratikti: Bu dünyada varlık ve öbüründe ise cennet sözü. Bu ikiz amaç gerçekten de pratiğe çok uygundu ve gavurlara savaş açmak, onları islama katmak veya öldürmek ve her halikarda hem ganimetlere hem de cennete sahip olmak anlamını taşıyordu.

İlk başlarda tecrubesiz oldukları konulardaki yapılarını çağdaşlarının örnekleri üzerine kurfular. İmparatorluk temel olarak Bizans modelini aldı. Bir millet devleti olan Türkiye ise Mussolini'nin İtalyası, Fransa ve İsviçre modelleri üzerine kuruldu. Ancak uyarlama yerine uygulanan modelleme yöntemi bu projelerin uzun vadede bir bütün olarak başarılarını engelledi. Bugünkü sonuç toplum, zaman ve mekana karşı bağışıklığı olan kavramlarla tanımlayamadığından, bireyler kendilerini olmak istemedikleri şeyler ve zamana bağlı olarak karşı oldukları şeylerle tanımlamaktadırlar. Etkin eğitim sistemi de bu sonucu resmi olarak "tek düşünce", "tek tip insan" ve "tek gerçek" doktrini ile desteklemektedir.

Bu gerçek çok ilginç kavramları beraberinde getirmektedir. Tipik bir Türk mantığı kendisine bazı haklar ve koruma sağladığında demokratlaşabilmektedir. Benzer bir şekilde kendi hak ve özgürlüklerini koruduğunda insan kaynakları savunucusu kesilebilmektedir. Bu haklar onlarca uğrunda savaşılmadığı, talep edilmediği ama devletçe "verildiği" için aynı haklar sosyal veya ideolojik "düşman"larına verildiği zaman karşı çıkarlar. Düşman onun gibi düşünmeyen herkestir ve bunların fikirlerini veya etkilerini yaymaları tüm yöntemler kullanılarak mutlaka engellenmelidir.

Bu uygulama en fazla her türden azınlığa karşın doğal olarak çok etkin olmaktadır. Değişen koşullara göre bu azınlıklar bir fikrin takipçileri olabilirler, bir şehirde yaşayanlar, bir başka dinin mensupları veya farklı bir etnik kökenden gelenler olabilirler. Bunlar düşmanın en kötüsüdür; bunlar "diğerleri"dir. Ülkenin dışında yaşayanlar eğer Türk kökene sahip değilseler doğal düşmandırlar. Fakat bunların düşman olması doğaldır. Ancak ülkede yaşayan "ötekiler" en teklikeli düşmanlardır çünkü ülkenin birliği ve tekdüzeliğini bozabileceklerinden dış düşmanlardan daha fazla zarar verebilirler!

Bunun sonucu olarak da malum azınlıklar, ki bunların kültürü, dili, dini, hayat tarzları gerçekten farklıdır, hakim idoloji tarafından her felaketin müsebbibi olarak görülürler. Dünya düzeninin aldığı her hatalı viraj veya devletin her yanlışından bunlar sorumlu tutulurlar.

(Devam edecek....)

Etiketler: , , , , ,

Bookmark and Share
Stratos tarafından gönderildi saat: 0 Yorum